Hasta Beden ve Ergenlik – Yazar: Irina Adomnicai

“Hasta Beden ve Ergenlik”, In-Press tarafından yayınlanmıştır, 2004. 

 İstanbul toplantısı, 3 Mart, 2024.

Çevirenler; Zeren Okçuoğlu- Derya Gökalp 

Psikanalistler için bedensel hastalık deşifre edilmesi gereken bir muammadır. Tıbbi ve psikolojik boyutları birleştiren bir isimlendirme olan psikosomatik terimi, öznenin geçmişinde farklı bir şekilde yer tutması gereken bedensel acının eşsizliğini azaltmakta mıdır? Bu kitap, “psikosomatik kavramını” vaka öyküleri aracılığıyla işlemektedir. Ergenlik süreci somatik bir hastalığın ortaya çıkmasıyla nasıl engellenmektedir? Somatik hastalığı olan ergenlerin ruhsal işleyişine ait altı vaka öyküsü aracılığıyla, bu kliniği anlamak için en uygun modelin ne olduğu sorusu gündeme getirilmiştir. Bu soru şu şekilde formüle edilebilir: bu durumda Pierre Marty’nin önerdiği anlamda ‘psikosomatik’ bir kavramsallaştırmaya mı başvurmalıyız yoksa psikanalitik kavramların uygunluğu, kendisininki gibi sınırlandırılmış olan ruhsal alanla karşılaştırıldığında sınır bir klinik alanı keşfetmek için yeterli midir? Somatik olarak hasta ergenlerin ruhsal kliniği, şimdiye kadar gerçekten keşfedilmemiş ‘orijinal’ bir kliniktir. Psikanalitik yaklaşımın, sıklıkla göz ardı edilen ya da inkar edilen terapötik bir umudun izlerini yeniden keşfetmeyi nasıl mümkün kıldığını gösterir. Epistemolojik keşif alanındaki yeniliği nedeniyle bu kitap, ergenlik alanındaki araştırmalar için prestijli Pierre Mâle ödülüne layık görülmüştür.

Klinik

Bu kitapta sunulan altı uzun süreli tedavi, ergenlik dönüşümlerinin, bedene odaklanmanın, cinselliğin uyanışının ve ilişkisel çalkantıların etkisini kaçınılmaz şekilde çağrıştırmaktadır. Derin klinik çalışmalara dayanan bu kitap, ağır hastalıklardan muzdarip ergenlerin psikoterapisi aracılığıyla ruhsal tedavi sırasındaki aktarımın dinamiğine odaklanmaktadır: Serge’in Hodgkin hastalığı, Thierry’nin Basedow hastalığı, Alain’in Crohn hastalığı, Zoé’nin hemorajik rektokolit hastalığı ya da Roland ve Joëlle’in saç dökülmesi gibi hastalıkların hepsi; düşüncelere kafa yormak, onlardan daha iyi korunmak ve onları uzak tutmak, böylece de onları sahiplenmek zorunda kalmamak için kalkan görevi görmektedir.Kişiliğin oluşumunda çok önemli bir aşama olarak kabul edilen ergenlik, bireyin gelişimindeki konumu nedeniyle, önceki başarıların ve eksikliklerin bir göstergesi ve gelecekteki gelişim için bir öngörü işlevi görür. Ve belki de ergenlik, bireyin yaşamı üzerinde kalıcı bir etkisi olan ruhsal bir yeniden yapılanma dönemi olduğu için, analiste kendi etiğini ve hatta sorumluluğunu daha acil ve temel bir şekilde sorgulama izlenimi verebilir. Ergen olmak, hiçbir şeyi değiştiremeden, ergenliğin yarattığı fiziksel dönüşümlerle ve genital cinselliğin olası yaşantısıyla yüzleşmek anlamına gelir. Genital cinsellik, anatominin gerçekliğini dikkate almak ve aynı zamanda biseksüellikle ilişkili düşlemlerin pazarlığını yapmak zorundadır. Fakat aynı zamanda, ebeveynler ve onların içselleştirilmiş imgeleriyle yeni bir ilişkisel mesafe kurma ihtiyacını da temsil eder. Psikanalitik kuram ve pratikte defalarca gündeme gelen tüm bu sorular için bedensel hastalıkları olan ergenlerin ruhsal kliniğine ne gibi yeni bakış açıları getirilebilir?

Burada amacım, günümüzde iyi bilinen ergenlik dönemine yönelik çeşitli gelişmeleri tekrarlamak değildir. Sadece, genç hastalarımın hem bireysel hem de aile düzeyinde, bana hastalık etrafında ya da hastalığın bir işlevi olarak örgütlenmiş gibi görünen bazı özel işlev biçimlerini vurgulamaya çalışmak istiyorum. Bununla birlikte, bunları neden ya da sonuç açısından düşünüp düşünemeyeceğimden emin değilim. Öncelikle, beni fazla şaşırtmayacak biçimde, bu hastalarla çalışmamda karşılaştığım psikosomatik kliniğin genel düzeyde, ergenlik sorunsalının gerçekten de yatırım sisteminin belirleyici bir şekilde yeniden şekillendirilmesi alanında ortaya çıktığı fikrimi pekiştirdiğini söyleyebilirim. 

 Bütünleşmiş ekonomik değerlere sahip bir dinamiğin ruhuna uygun olarak, bir özne güvenli ilişkileri içselleştirmeyi ne kadar başarmışsa, ilişkiler ona güvenli sınırlar oluşturma olanağı vererek, böylece çeşitli konular arasında olduğu gibi, dışarısı ile içerisi arasındaki alışverişlere de geçirgen olacaktır. Ruhsal aygıt içindeki konular, örnekler ve imgeler ne kadar çok olursa, kişinin narsisizminin temellerinin nesnelerle karşılaşma yoluyla güvence altına alınması ve doğrulanma olasılığı da o kadar artacaktır. Narsisistik ve nesnel bağların ergenlik döneminde karşılıklı olarak güçlenmesi gerekir, ancak semptomatik hastalıkların ortaya çıkması bunu daha da sorunlu hale getirir. Bu nedenle, cinsel dürtülerin kendini koruma dürtüleri üzerine yaslanması hareketinin yeniden başlaması ve tekrarlanması, klasik psikanalitik çerçeveye yakın bir çerçeveye ihtiyaç duyacaktır, böylece somatik bozukluklara ruhsal yaklaşım terapötik yöntemini özümseyecektir. Ergenliğe ulaşan çocuğun, bebeğin erojen bedeninin bıraktığı izlerin canlanmasında bulduğu bu ilk yaslanma hareketi, aktarım-karşı aktarım dinamiğini çerçeveler ve aydınlatır; bu da ilk kuramsal-klinik dönüm noktalarının kurulmasını sağlayarak bunları çocukluğun tarihsel perspektifine yerleştirir. Kitapta sunulan altı tedavinin çoğunun uzun süreli olduğunu vurgulamak isterim ki bu ergen kliniğinde oldukça nadirdir. Vaka öykülerinden biri için psikoterapi sürecindeki ana aşamaları açıklayacağım, ancak önce diğer tedaviler için bazı çalışma hipotezlerini özetleyeceğim. Tüm bu psikolojik tedavilerin bir kurumda, IPSO’da gerçekleştiğini ve bu nedenle ücretsiz olduğunu eklemenin de önemli olduğunu düşünüyorum.

Örneğin, neredeyse tamamen kadınlara özgü bir hastalık olan Graves hastalığıyla gelen Thierry örneğinde olduğu gibi, erojen, ahlaki ve kadınsı olmak üzere üç biçimiyle mazoşizmin varlığının, hastalık nedeniyle hareketsiz kalan gelişiminin yeniden başlamasını koşullandıran olayları sembolik olarak (ameliyat yoluyla da dahil olmak üzere) iyileştirerek, narsisistik bir yıkımdan kaçınmasını sağlayan düzenleyici bir değere sahip olduğunu varsaydım. Erojen mazoşizm, Thierry’nin her türden kasıtsız yaralanmaya olan yatkınlığı gibi, kendi kendini sakinleştirme süreçlerine benzetilebilecek, her türden fiziksel rahatlamaya olan aşırı düşkünlüğünde görülebilir. Okuldaki akademik ketlenmeyle, kendini başarısızlığa uğratmak için tekrarlanan girişimlerle ve bilinç dışı suçluluk duygusuyla bağlantılı olan ahlaki mazoşizm, Graves hastalığının kökenine ilişkin yapıların temel taşıdır. Örneğin, “rakiplerinin taşaklarını tekmelemek” dışında, saldırganlığını fiziksel olarak ifade etmenin temel imkansızlığı içinde gizlenen kadınsı mazoşizm. Ya da birkaç ay boyunca aynı içerikte iki kabusun düzenli olarak tekrarlanmasının ardından aniden ortaya çıkan Crohn hastalığı olan Alain’in durumunda olduğu gibi. Alain’in seans sırasında, dört yıldan daha uzun bir süre önce gördüğü rüyaları hatırlama biçimi, onlara neredeyse halüsinatif bir gerçeklik ve güncellik boyutu kazandırmaktadır. Rüyaların ifadelerindeki duyusal keskinlik, ekran anılarını anımsatır. Ancak bu durumda ruhsal çalışma, önemsiz temsiller üzerindeki yer değiştirmeler yoluyla tanınırken, anneyle birincil bağ sorununu yeniden harekete geçiren bu iki tekrarlayan rüya, temsil ya da duygulanım düzeyinde herhangi bir yeniden düzenlemeyi desteklemiyor gibi görünmektedir. Bu durumda, anı izlerinin, duyumları ve duyguları sıcak bir demirle benliğe yazdığını ve bunun daha sonra esas olarak yeniden bedensel hale geldiğini varsaydım. Bu durum, bu genç hastada artık yer değiştirme ve sembolleştirme boyutlarını oynayamayan rüya çalışmasının kalitesini zayıflatırken, yoğunlaştırma ve dramatizasyon mekanizmaları telafi yoluyla aşırı doymuş ve ekonomik rollerini yerine getiremez hale gelmişti. Sonuç, somatik dekompansasyona (dağılmaya- çözülmeye) giden yolun açılması oldu. Zoé ve hemorojik rektokolitine gelince, bu “psikosomatik yıldız hastalığın” psikoterapisi, çocukluk deneyimi ile ergenlik deneyimini birbirine bağlayan dinamikleri ortaya çıkardı. Hastanın 18 aylıkken, annesinin beklenmedik uzun süreli yokluğu sırasında yaşadığı ishal – neredeyse hayatına mal olan bir ishal – tatil için ayrıldığımızda hatırlandı. O zamanlar, 18 aylıkken geçirdiği ishali, düşlemin doğrudan beden düzeyinde harekete geçirildiği ‘sembolik denklem’ türünde bir dönüşüm olarak tasavvur etmiştim. 

Oysa ergenlik döneminde aynı ayrışma-bireyselleşme çatışmasının tekrarlanması, hastada semptomun simgesel öncesi davranışının bozulmasına, hemorojik rektokolit tipi ciddi somatik düzensizliğe yol açmıştı. Yenidoğanın erojen bedeninin ergenlik döneminde geri dönüşünün bu olguda anne-kız sorunsalının ilk yaşta detaylandırılmasını gerektirdiği bilinmektedir. Kız çocuklarında ergenliğe geçişin fizyolojik olarak adet kanamasıyla belirlendiğini bilerek aktarımda rektokolit atakları sırasında anüsten gelen kanamayı cinsiyetler arasındaki farkın inkârı ve biseksüelliği fiziksel olarak geri kazanma girişimi olarak yorumladım. Ayrıca, kızın annesine olan preodipal bağlılığının yoğunluğunun, bağımlılık/bağımsızlık ve aktiflik/pasiflik çatışmalarının sıklıkla anal anne ile özdeşleşmekten kaçınma hareketiyle sonuçlandığını da unutmamalıyız. Ayrıca, bana öyle geliyor ki, annenin onun alanına yaptığı gösteriş içeren saldırılara karşılık olarak ergen, tercihen, dışarı atmayı ve ruhsal alanda bir boşluk yaratmayı amaçlayan yansıtmalı özdeşim mekanizmalarıyla yanıt vermiştir. Çocukken içselleştirme yoluyla annesinden kopamayan ergen hasta, işlevsel bir içe atma sürecinin yokluğu nedeniyle, aynı zamanda içselleştirilmiş nesneden ayrılmayı başarmayı gerektiren ve dışsal bir nesneye yatırım yapma kapasitesiyle eş zamanlı olan “ikinci bireyleşme sürecini” de kaçırır. Benim hipotezim, gelişimin bu gerçekten geçiş aşaması olan ergenlik dönemi sırasında, harici bir nesne olarak aktarımda hasta için temsil ettiğim uyarılma kalkanı değerinin, yorumlar yoluyla hareket eden enerji kümelerine ruhsal bir transkripsiyon  ( kopya ) vermeyi mümkün kıldığıdır. Roland ve Joëlle olarak adlandırmayı seçtiğim son iki hastaya gelince, bana saçlarının azalması konusunda yardım almak için gelmişlerdi. Kirpik, kaş ya da vücut kıllarında kayıp olmaksızın dekalvatif alopesi geliştirmiş olan biri kız diğeri erkek bu iki ergene ait vaka öyküsünü yüz yüze ve sanki ayna görüntüsündeymiş gibi sunmayı seçtiysem, bu iki gence verilen bakımın özel niteliğini daha iyi vurgulamak içindir. Bu yüzleşme bana pratik olduğu kadar kuramsal gibi de görünüyor. Farklı anatomik cinsiyete sahip iki ergen, aşağı yukarı aynı yaşta, aynı organik hastalıkla, tamamen benzer somatik bir semptomla ortaya çıkarken, ruhsal düzeydeki işleyişleri radikal biçimde farklı savunma mekanizmaları içerecek şekilde düzenlenmiştir. O halde, semptom seçimi ve bunun varsayılan önemi ile olası alakasızlığı arasında gidip gelme sorununu açıklayabilen tekil bir psikosomatik kuramı desteklemeye devam etmek için ne gibi argümanlar ileri sürülebilir? Roland’ın ruhsal tedavisi ruhsal işleyişinde nevrotik mekanizmalarla desteklenen alerjik bir bileşen olduğunu ortaya çıkarmış, esas olarak herhangi bir zihinsel ya da duygusal yatırım girişimine karşı savunma görevi gören bir depresifliğin şaşırtıcı bulanıklığıyla bulanıklaşmıştı. Onu bir tatil arasından sonra daha az uykusuz, gözleri açık, dudaklarında bir gülümsemeyle, tetikte göründüğünü gördüğümde şaşırdım, oysa başından beri bana seanslarının “ilginç olmadığını ve onu sıktığını” anlatıyordu. Bana aylar süren psikoterapiden sonra hatırladığı ilk rüyasını anlattı. Evinde yalnızmış. Küçük, yuvarlak bir canavar sanki onu şaşırtmak istercesine odasında saklanıyormuş. Bir vampirmiş. Magnumunu çıkarıp canavarı aramaya başlamış. Ondan korkmamış. Uzun bir sessizlik anından sonra ona ne düşündüğünü sorduğumda, gerçekten pek bilmediğini söyledi. Vampir hikâyelerini hep sevmiş. Daha sonra ona, tatilden sonra seansa dönmeden hemen önce bu rüyayı görmesinin bir anlamı olup olmadığını sordum. Anlamı olduğunu, çünkü benim bir vampir gibi kötü kanı emerek onu iyileştirmem gerektiğini, böylece kurtulacağını ve sağlığına kavuşacağını söyledi. Adımı sorduğunu ve vampir ülkesinden geldiğimi öğrenince memnun olduğunu itiraf etmekten biraz utandı. “Arındırılmış bir haz-benlik” ile bu ürkek buluşmalar, annenin tedaviye aniden son vermesine neden olan bir aile olayı tarafından durdurulacaktı.

Ruhsal işleyişteki değişimi değerlendirmeden önce, somatik semptomun iyileşmesi veya çözümlenmesi. Joëlle’in “prematüre egosu”, annesinin söylemine göre, ortaokula başlayıp da her şey değişmeden önce, kreş ve ilkokulda ortaya çıkmıştı, ki bu da ergenliğinin başlangıcına denk geliyordu. Alopesi de bu dönemde başladı. Annesi konuşurken Joëlle hareketsiz ve sessiz kalıyordu. Tekrardan düşününce psikoterapisinde üç evre olduğunu görüyorum: 1. Yaklaşık bir sene boyunca Joëlle seanslara gelip bedensel duruş ve yüz ifadeleri aracılığıyla bana bir hikâye anlatan garip kas hareketleri sergiledi. Bu hareketlerini sözcüklerle tercüme ettim ama o benimle konuşmamaya devam etti. Barışçıl kas hareketlerine okkalı bir tekme ekleyip beni morarttığı gün “her şeyi söyle, hiçbir şey yapma” kuralını tekrar etmem gerekti. 2. Burada psikoterapisinin ikinci aşaması başladı. Joëlle bana söylemeye cesaret edemediği şeyleri yazıyor, ben de onun düşüncelerini yüksek sesle okuyarak kelimelere döküyordum. 3. Sonra bir gün, hiç beklemediğim bir anda, Joëlle seansına defterini getirmeden, elinde bir zarfla geldi. Bir fotoğraf çıkardı ve bakmam için bana uzattı. Siyah beyaz, geçmiş zamanlardan kalma bir fotoğraf gibi görünüyordu. Beyazlar giymiş siyahi bir adam (annesi Gouadeloupe’luydu). “Kim o?” diye sordum ona. “Babam” diye cevap verdi boğuk ve zor anlaşılır bir sesle. İlk kez konuşmasına şaşırarak nereden bildiğini sordum: “Ben de onun gibi kelim” diye açıkladı, fotoğrafta işaret ettiğim şeyi göstererek. Bu adam açıkça tamamen keldi. Kendisi için bir aile hikayesi yaratabildiği andan itibaren psikoterapisinin seyrindeki değişimi burada anlatacak pek vaktimiz yok. Beni hayrete düşüren sonuç buydu. Joëlle seanslara başında türbanla geldiği için saçlarının yeniden uzamaya başladığını fark etmemiştim. Bir gün sinirli bir şekilde geldi, türbanını çıkardı ve bana bağırarak saçlarının uzamasıyla sadece bir babayı değil, aynı zamanda alopesi hastalığından etkilenerek kendisini lider seçen bir grup erkek arasında sahip olduğu onurlu yeri de kaybettiğini söyledi. Artık o da diğer kızlar gibiydi, tahttan indirilmişti. Bana bunu istemediğini, bunun annesinin isteği olduğunu ve saçlarının tekrar dökülmesini umarak psikoterapiyi bıraktığını söyledi. 

Serge, kendisiyle ilgilenen ve onu “tipik bir psikosomatik hasta” olarak gören onkolog tarafından yönlendirilmiş bir ergendi. Serge’in psikoterapisi üzerinde daha uzun duracağım. Hastane ekibi, Serge’in röntgen ve kemoterapi sürecinde güzel saçlarının aynı şekilde kalmasına karşın annesinin tüm saçlarını kaybedip tamamen kel kalması karşısında şaşkındı. Görüşme sırasında, Serge’in annesi onu “sakin bir bebek” olarak tanımlamış, ancak aynı zamanda besinleri kusma, uyuma ve uykuya dalma sorunları olduğunu da tarif etmişti. Ergenlik çağına kadar hiçbir belirti görülmezken, mide ağrıları, tüm tedavileri reddeden şiddetli bulantı ve çocuğu her türlü duygu ve düşünceden yoksun bırakan şiddetli kusmalar ortaya çıktı. Bu üzücü tabloya bir de halüsinasyon ve perseküsyon fenomenleri eklendi. Serge bu endişeyle başa çıkmak için, pek de etkili olmayan bir kas ritüeli, “yaygınlaşmış kas kasılması” geliştirdi. Tekrarlayan kusma ve mide ağrılarıyla karşı karşıya kalan doktorlar, apandisit krizinden korkarak ameliyat kararı aldı. Bu ameliyattan sonra işler daha da kötüleşti ve aynı semptomlara rahatsız edici bir korku eşlik etti: Serge, “cerrahlar tarafından kötü bir şekilde dikilen yara izinin” içeri su alıp onu boğacağı korkusuyla banyo yapmayı reddetmeye başladı. Bu “kas-beden kapanması” dışarının yıkıcılığından korunmasına ve kötülüğü içinde tutmasına hizmet eder nitelikteydi. Başkalarını korumayı gerektiren şeytani bir güce sahip olduğundan korkuyordu. Ruhsal çalışmaları, tüm psikoterapisinin paradigması olan bir rüya ile başladı. Rüyanın merkezinde, şeffaf yatay bir plaka ile ikiye ayrılmış alışılmadık bir akvaryum vardı. Alt yarısı hareketsiz bir kaplumbağaya ev sahipliği yaparken, cam bariyerin diğer tarafında bir örümcek, onu öldürmek için kaplumbağanın alanına girmeye niyetli bir şekilde kıpırdanıyordu. Plakayı her iki taraftan da su geçirmez halde tutmaya çalışırken kendini tüketti. Ancak örümcek peşini bırakmıyor ve devrilmeye hazır kırılgan dengeyi bozmaya çalışıyordu. Tetikte olmasına rağmen, plakanın eğilip örümceğin içeri girmesine neden olması için bir anlık dikkatsizlik yetti ve örümcek hemen kaplumbağanın üzerine atlayıp ona saldırmaya başladı. Bu manzara o kadar dayanılmazdı ki, kontrol edemediği tiksintisine rağmen kaplumbağayı kurtarmak için ellerini akvaryumun içine daldırmaya karar verdi. Öfkelenen örümcek akrobatik bir sıçramayla onu akvaryumdan dışarı itti ve yatağının altına girdi. Izdırabının doruğunda, Serge uyandı. Bu rüyayı birlikte tartışacağız. Şimdilik, dikkatinizi genç hastanın “çocukluğundan beri hep kabartıları olduğunu, ancak 16 yaşında bir sabah çenesinin iki yanında iki büyük kabartıyla uyandığını ve bunun kanseri olduğunu” belirten çağrışımına çekmek istiyorum. Bu aktarım rüyası ve ona ulaşmamızı sağlayan aile öyküsü üzerinde dört yıl çalıştık. Ne yazık ki, Serge’in ruhsal evrimini gösteren iki üçgenli (bi-triangulée ) bir aile dinamiğinden ödipal üçgenleşmeye geçtiği bir ödipal rüya (iki horozun karşı karşıya geldiği rüya – baba ve ağabey, düşüşteki yaşlı adam ve yükselen genç horoz), Serge’i hemen ikisi arasında pasif bir konuma sokan bir figürasyon ile kendini gösterdiği anda, anne tedaviyi sonlandırmaya karar verdi. Bahsettiğim diğer yaklaşımlarda olduğu gibi bu psikoterapide de iki odaklı bir yaklaşımın eksikliği, kaydedilen ilerlemeye rağmen daha ileri psikolojik çalışmaları tehlikeye atmıştır.

Tartışmayı açmak için.

Bu ergenlerle yapılan psikoterapiler aracılığıyla, après-coups (sonradanlık) olarak, yürütülen psikolojik tedavilerin tamamının altında yatan iki hipotezi tanımladım: 

1. Ergenlik döneminde somatik hastalığın anti-nostaljik işlevi. 

2. Benlik hastalıkları olarak somatik hastalıklar. 

İlk nokta ile ilgili olarak, psikosomatik psikoterapist P. Marty’nin bu teknik reçetenin, “annelik işlevinin”, libidinal işlevi yeniden canlandırmasını, bilinç öncesinin niteliklerini iyileştirmesini, yani kısacası uyarılmayı ruhsal olarak daha güvenli bir şekilde tedavi etmesini beklediğini hatırlatmak isterim. “Annelik işlevinden” anladığım, annenin söyleminin, ihtiyaçlarını önemsediği ve kavradığı çocuğun yaşantıları ve duyguları arasında en başından itibaren yarattığı hafif yer değiştirmelerle, çocuğun ruhunun, oyundaki farklı bedensel alanlara dayanarak ve malzemeleri ‘türeterek’ bunların temsillerini inşa etmesini sağlamak. Annelik işlevi böyle bir yer değiştirmenin faydalı etkilerini ortaya çıkarmasına izin vermediğinde, somatize ergenlerin durumunda olduğu gibi, kendimizi sıklıkla kendi benlikleri ve nesneler için ayrı temsiller oluşturmakta zorluk çeken gençlerle karşı karşıya buluruz. Varlık-yokluk diyalektiğinin bana psikoterapi sırasında teknik düzeyde ciddi sonuçlarla dolu görünmesinin nedeni budur. İlk olarak, genellikle tüm ergenlerde baskın olan narsisistik savunmanın bu genç hastalarda daha da etkin olduğudur. Olası bir açıklama, narsisizmin derin temellerinin çok erken bir dönemde, ötekinin henüz temsili oluşmamış, sadece beden ve işlevleri düzeyinde mevcut olduğu dönemde, nesnenin her zaman işlevlerinin niteliğine dahil edilmesiyle atılmış olmasıdır. Bu durumda, asgari temsili eşdeğer, duygusal olarak, ihtiyaçları olan özne ile dünya, yani özne ile yanıtları olan öteki arasında bir güven ve yeterlilik hissiyle kendini gösterir. Akıl yürütmemin ikinci noktası da buraya dayanıyor. Çünkü organik hastalığın bir gösterge olarak ele alınışının bu yönünü, somatik hastalıkların benlik hastalıkları olduğu hipotezimin can alıcı noktası haline getirdim. Ergenlikte narsisistik ve nesnel soylar arasındaki çatışma en üst düzeye çıktığı ve artık fantezilerin gerçekleştirilebileceği bir bedene sahip olunduğundan, dolayısıyla ensest ilişkiye girilebileceği ve rakip ebeveyn öldürülebileceğinden, ergenin yeniden yeterince narsisistleştiren durumlar deneyimlemesine izin verilmelidir. Böylece ödipal yapının doğasında bulunan üçgenleşme dinamiği ergenliğin onarımında çözümlenebilir. Bu nedenle psikoterapötik tedavinin birincil amacı, ergenlere somatik hastalığın bölmeye uğrattığı narsisizm ile nesne ilişkilerini ilgilendiren unsurları bağlantılandırmasını sağlayacak ilişkisel bir destek sunmaktır. Buradaki bölünme, benliğin bölünmesi, özellikle de hastalık tarafından reddedilen cinsiyetler arasındaki farkın reddedilmesi, ama aynı zamanda iyi/kötü niteliğinin sistematik olarak reddedildiği annesel nesnenin bölünmesi şeklindedir. Yas tutma işi tam da bu durum tarafından engellenmiştir, çünkü yalnızca iyi ve kötünün aynı nesne içinde bir arada var olduğunun kabulü ve tanınması ayrı bir kimlik oluşturmayı mümkün kılabilir. Benliğin bölünmesi, nesnenin bölünmesi, ebeveyn çiftinin bölünmesi, ebeveynlerin her biriyle olan ilişkinin bölünmüş bir şekilde deneyimleniyor gibi görünmesi, ebeveyn çiftinin cinsel çift niteliğini inkâr etmek. Freud’un psikanalizde özdeş koşulların etkilerinin öngörülemezliğini “ölçülemez niceliksel faktör” ile açıklamaya çalıştığını hatırlıyoruz. P. Marty’nin aynı ekonomik kısıtlama için ayırdığı gelişmelere aşinayız.  Bu ergenlerin ruhsallığını ele almak somatik hasarları nedeniyle daha karmaşıktır, çünkü hastalığın yarattığı sürekli tehlike durumu bunu daha da güncel hale getirmektedir. Bununla birlikte, ergenlik çağındaki bir çocuğun yaşamındaki deneyimin, tekil bir tarihin diyakronisi (art zamanlılık) dışında ruhsal olarak çalışılamayacağını düşünüyorum. Her durumda yeterli bir yoğun uğraş bir genel eylem modeli tarihsel gelişimini apres-coup olgusuna borçludur ya da ona dahildir. Teorik ve klinik konumum, psikoterapi pratiğinde, somatik hastalığın tesadüfi yönünü, üstlenilen çalışma sonrasında edinilen, kendi zamansallığı ve anlamı olan bir olaya dönüştürme ihtiyacı ile sağlamlaşmıştır. Bu dönüşüm sırasında, ‘bireysel tarihsellik’ faktörü psikolojik olarak kör Freudyen niceliksel faktörün yerine ikame edilmiştir. “Bireysel tarihsellik” faktörü, Freud’un tanımıyla çocuksuluğa olduğu kadar, aile olaylarına ve sosyal çevreye bağlı olan bireyin çocukluğundaki gerçek yaşamına da çok şey borçludur. Bu nedenle, benliğin ve önbilincin ana aracı olan dil, anlamlandırmadan önce, anlamlandırma işinin ekonomik değeri olan büyük dürtüsel uyarım kütlesini kırar ve böylece olası anlamın ortaya çıkışına ortam hazırlar. Çünkü bu durmaksızın devam eden bir anlamlandırma süreci olduğu kadar aynı zamanda bir uyaran kalkanıdır (pare-excitant) da. Benim kavrama şeklimle, bir duyunun gönelim içeren öncülü polimorf özelliği ile farklı düzlemlerdeki etkileşimlere kapı açar: biyolojik, bedensel, anatomik, algısal, intra-psişik veya öznelerarası. Bu bağlam, bedenin dokusu ile dili destekleyen sözün dokusu arasında örülen yolun/sesin*, ruhsal, bedensel veya somatik doğanın polisemik imalarıyla ruhun tedavisini mümkün kılarak, aktarımda söylenen sözün yolundan geçtiği fikrini ortaya koymamı sağlıyor.

Irina Adomnicai

Formatör üye SPP

9-11, rue Friant

Paris 75014

Previous Psikosomatik Okumalar Etkinliği Hk.

ippd.com.tr - designed by thelaminor © 2024. Tüm hakları saklıdır.